1 Nisan 2014 Salı

Something The Lords Made



Alan Rickmann ve Mos Def'in başrollerini paylaştığı mükemmel bir film. mavi hastalık adı verilen rahatsızlığın tedavisini bulmaya çalışan iki doktorun tedavi aşamalarında yaşadıklarını konu edinir. Mos def ve alan rickman'ın performansları takdire şayandır.


Asıl işi marangozluk olan viven thomas'ın tek hayali doktor olmaktır. bir gün enteresan deneyler yapan bir doktorun yanında, köpeklerin bakımı için( deneylerde kullanılan köpekler) işe başlar. Ancak o kadar yeteneklidir, doktor bu dehayı görmezden gelemez ve asistanı olarak çalıştırmaya başlar.




Gerçek bir hikayeyi anlatan bu film, tam bir başarı öyküsüdür. izlerken vay anası, ben niye bu kadar zeki değilim, dur alıyım elime şu bisturiyi, başlıyım kesmeye şu köpecikleri dedirtir. 



Sonuç olaraktan gayet güzel filmdir, tavsiye edilir.

Les Quatre Cents Coups




400 darbe "okul kırmak" anlamına gelen bir Fransız deyimidir. Ödevini yapamadığı için ceza alma korkusu ile okuldan kaçan küçük kahramanımız yolda arkadaşı ile yürürken annesini bir yabancının kollarında görür. Ertesi gün okula gittiğinde öğretmeni niçin okula gelmediğini sorar ve çocukannem öldü der. Öğretmeni çocuğun ailesi ile konuşur. Ailesi ve öğretmenleri neden böyle bir yalan söylediklerini öğrenmeye çalışırlar. Daha sonra küçük çocuk ve arkadaşı bulundukları yerden kaçmaya karar verirler. Amaçları denize ulaşmak ve orada yaşamaktır; fakat hiçbir şey istedikleri gibi gitmez.


François Truffaut'un 1959 yapımı filmi sinema sanatının başyapıtları arasındadır. Film mevcut düzen ve toplumsal yapıya eleştirel bir açıyla yaklaşır.Cahiers du Cinema dergisinde yazdığı yazılarda, Fransız sinemasını ağır bir dille eleştiren Truffaut, 400 Darbe ile yaptığı bu eleştirileri sinema dilinde de anlatmış ve Fransa'da yeni bir akımın doğmasını sağlamıştır.



Die Welle


"dalga" yeni dalga akımına göndermelerle dolu benim görüşümde mükemmele yakın bir filmdir. Anarşist bir öğretmene otokrasiyi öğretme görevi verilirse neler olur derseniz cevabı burada. Bugünün Almanya'sında geçen filmde Almanya'ya bir daha faşizmin gelmeyeceğini söyleyen bir öğrencisine bunu gerçekleştirerek göstermeye çalışan bir öğretmenin hikayesini anlatıyor.



 İnsanların nasıl bu kadar otokrasiye yatkın olduğunu, özgürlüklerinden vazgeçtiklerini gördükçe içiniz ürperecek ve sürekli bir acaba sorusu soracaksınız kendinize. ancak filmde yönetmen bizlere otokrasiyi kötülemek için provanın bile çok tehlikeli olduğunu anlatmış. Daha doğrusu gözümüze sokmuş.


Dalga adındaki örgütün (projenin) nasıl yanda topladığı, gerçek hayatında silik ve itelenmiş kimselere nasıl kimlik ve kişilik verdiğini gördükçe olaylara bakış açınız, teröristlere, holiganlara ve binimum fanatiklere olan bakışlarınız bir anda farklılaşacaktır.

Dangerous Minds


 Dangerous Minds ilk bakışta okulda hayla sınıfa gelip onları uslandıran kahraman bir öğretmeni anlatan klasik filmleri andırıyor ama filmi izledikçe farkedeceksiniz ki bu film onlardan tamamiyle farklı. Günlük hayatımızda türkiyede olduğumuz için göremeyeceğimiz karakterler karşımıza çıksa da senaryoda ki gerçekçilik ve akıcılık bizleri yapmacık olduğu hissinden uzaklaştırıyor. Filmde en çok sevdiğim yönlerden biri ise hiç beklenmeyen şeylerin oluşu. O sayede kahraman, herşeyi düzelten sahtelik kokan öğretmen imajından kurtuluyor Michelle Pfeiffer.



Öğrenciler ilk bakışta hoyrat, laftan anlamayan insanlar olarak görünse de içlerine girdikçe onları bu duruma getiren başka maddi ve manevi durumların olduğu anlaşılabiliyor. Özellikle kavga eden çocukların bahaneleri sosyal ortamın nasıl onlar üzerinde etkili olduğunu, mahalle baskısı denen kavramın ne denli güçlü olduğunu bize gösteriyor.


Çok klasik olacak ama filmden çıkartabileceğimiz sonuçlardan biri insanları anlamak için onların davranışlarını değil davranışlarının altında yatan sebepleri anlamamız gerektiğidir. İkincisi ise başarının altında yatan şeyin azimli ve  doğrı bir şekilde çalışmak olduğudur.


ENGLISH VINGLISH



English Vinglish hindistan sineması için biraz duygusallık biraz da gerçekçilikle harmanlanmış güzel bir örnek olmuş.  Filmde Hindistandaki ingiliz sömürgesinin birebir etkilerini ve bunun sonucundaki kültürel yozlaşmayı çok güzel bir şekilde izleyiciye aktarmış. Ülkedeki dile olan yabancılaşmayı, kendi dilini konuşmanın ayıplanacak derecede kötü olduğunu göstermesi bakımından hindistanın bir haykırışı olmuş.


Oyunculuklar genel olarak güzel olmasının yanında filmde karakter yerine tip kullanarak biraz absürt biraz abartı bir görüntü çizilmiş. Ancak tip denecek kadar uç noktadaki karakterler filmi durağanlıktan kurtararak eğlenceli bir havaya sokmuş. Aksi halde bu uzunluktaki bir film insanlar üzerinde sıkıcı bir izlenim bırakabilirdi.



François Roland Truffaut

François Roland Truffaut senarist, oyuncu ve Fransız Yeni Dalga akımının kurucularından.

1950'li yılların ikinci yarısında Avrupa'daki Yeni Dalga akımının öncülerinden olan François Truffaut'nun sinema serüveni ünlü "Cahiers du cinéma" dergisinde film eleştirmeni ve sinema tarihçisi olarak başladı. Truffaut'nun 1954'te bu dergide yayınlanan ve bir filmin asıl yaratıcısının yönetmen olduğunu savunan "auteur teorisi", bir nesile ilham kaynağı oldu. O dönemlerde kısa filmler yapmaya başlayan Truffaut, ünlü yönetmen Roberto Rosselini'nin asistanlığını yaptıktan sonra 1959'da ilk filmi "400 Darbe"ye imza attı. Yarı otobiyografik film, Jean Pierre Leaud'nun oynadığı Antoine Doinel'in zor geçen ergenlik dönemini öykülüyordu. Yönetmene en iyi senaryo Oscar adaylığı ve Cannes'da en iyi yönetmen ödülü getiren filmden sonra Truffaut, zaman zaman Doinel'e geri dönecek ve hep Leaud'nun oynadığı karakterin yetişkinliğe geçişini sinemaseverlere sunmaya devam edecekti.
Antoine Doinel'ın öyküsü üç filmde daha sürdü. Çalınmış Buseler’de (Baisers Voles, 1968), sevgi ve sıcaklık arayan bir dedektifti. Aile Yuvası’nda (Domicile Conjugal, 1970) evlendi, sorumluk almayı ve özveride bulunmayı öğrendi. Kaçak Aşık (L'amour en fuite, 1970) filminde, Antoine artık 30 yaşındadır, ama hâlâ sorumluluktan ve bağlılıktan kaçar. Antoine Doinel hayal ürünü bir kişiydi, ama bir bakıma da Truffaut idi. Onun alter egosuydu. Jean-Pierre Leaud, bu kişiliği başarıyla canlandırdı.
"400 Darbe"nin ticari ve eleştirel anlamdaki başarısı Truffaut'nun uluslararası arenada tanınmasını sağladı. 1960 yılında çektiği sonraki filmi "Tirez sur le pianiste", B-sınıfı Amerikan filmlerden esinlenmiş, hınzır bir zeka ve teknik erdemlerle zenginleştirilmiş daha karmaşık bir duyarlılık yansıtıyordu. I. Dünya Savaşı sonrası yıllarda iki erkek, bir kadın üç arkadaşın öyküsünü anlattığı "Jules ve Jim" ise daha sonradan bazı eleştirmenlerce Truffaut'nun en iyi filmi olarak nitelendirilecekti.

"400 Darbe" ve "Jules ve Jim"de, Jena Renoir'a saygı gösterisinde bulunan Truffaut'nun "Tirez sur le pianiste" ve birçok diğer filmi onun daha karanlık, daha ironik yüzünü sergileyecekti. "La Peau douce", "La Sirène du Mississippi", "Vivement dimanche" ve özellikle "Baisers volés", onun Amerikan gerlimlerine duyduğu ilgi ve sevgiyi yansıtırken, Ray Bradbury'nin ünlü "Fahrenheit 451"ini sinemaya uyarlayarak bilim-kurgu türünü; "L'Enfant sauvage", "L'Histoire d'Adèle H.", "La Chambre verte" ve "Le Dernier Metro - Son Metro" ile de dönem filmlerini ele alacaktı. "Kadınları Seven Adam" ve "La Femme d'à côté"de ise Truffaut aşk acılarını öykülüyordu.
Bazı eleştirmenler Truffaut'nun son dönem filmlerinin, ilk dönemindeki kalitenin çok altında kaldığını söyleseler de Joseph McBride, "Eğer Truffaut'nun ilk eserlerindeki olağanüstü kamera hareketleri, nefes kesen kurgu ve keyif duygusu, daha sonraki filmlerinde daha az belirginse bunun sebebi anlatım ve tarzda daha bilinçli bir yaklaşım ve duygusal zenginliğin artmasıdır" diyordu. Truffaut, "La Nuit américaine" ile 1973'te en iyi yabancı film Oscar'ını kazandı, en iyi yönetmen ve senaryo dallarında Oscar'a aday gösterildi.
Truffaut, sadece kameranın arkasında kalmadı; zaman zaman oyunculuğa da soyundu. "L'Enfant sauvage", "La Nuit américaine" ve "L'Histoire d'Adèle H."de küçük roller üstlenen Truffaut, "La Chambre verte"de başrole soyunurken, Steven Spielberg'in "Close Encounters Of The Third Kind - Üçüncü Türle Yakınlaşmalar"ında da Steven Spielberg ile oyuncu olarak çalışmış oldu.
Yeni Dalga'nın en önemli isimlerinden, "auteur teorisi"nin babası Truffaut, 1984'te 52 yaşında bir beyin tümörü yüzünden ölmeden önce "Küçük Hırsız" filmi üzerinde çalışmaktaydı. Truffaut'nun vasiyet filmini daha sonra Claude Miller beyazperdeye aktardı.


YENİ DALGA AKIMI

 1950 sonrasının fransa'sında ortaya çıkmış bir sinema akımıdır. fransız yeni dalga akımı, 2. dünya savaşı sonrası var olan fransız film yapım kurumuna karşı tepki olarak doğmuştur. kişilerin filmlerini aynı bir romancının kitap yazması veya bestecinin bir müzik parçasını yaratması gibi yorumlamaları ve klasik hollywood film yapımından farklı yeni bir sinema dilinin bulunması gerektiğine inanılmıştır.


yeni dalga yönetmenleri hollywood’un yüzeyselliğinden kaçmış, 


yeni dalga yönetmenleri hollywood’un yüzeyselliğinden kaçmış, 
roberto rossellini'yi örnek alarak paris’in sokaklarına çıkmışlardır. sokaklarda da doğal ışıklar kullanmışlardır. yeni dalga yönetmenleri sonsuz kurgulama olanakları, kamera çalışması, ses ve mizansenle oynamayı sevmişlerdir.

yeni dalga klasik 
hollywood öykülemesinden farklı bir stilde hikayeler yaratır. öyküleyici sahneler birbirini anlamlı bir biçimde izlemez. seyirci hiçbir zaman ne olacağını bilemez. komik bir sahne bir cinayetle tamamlanabilir. kurgulama can alıcıdır. yeni dalga filmleri çok az net kapanışa ererler, sadece biterler. tipik yeni dalga öykülemesinde kişi ile toplum arasında çok az ilişki olduğu gibi karakterler hiçbir aile ya da politika bağı olmayan öğrencilerdir.

yeni dalga akımını temsil eden belli başlı yönetmenleri; 
alain resnaisfrançois truffaut ve jean luc godardolarak gösterebiliriz. serseri aşıklar ve hiroşima sevgilim de akımın en bilinen örnekleri arasındadır.